Köylerden Köy Enstitülerine

Köylerden Köy Enstitülerine

35955 (0)

Halit Aksungur

Halit Aksungur

Anadolu, yedi yüzyıl derebeylerinin, toprak ağalarının, vergi memurlarının (öşürcü, kesimci) elinde kaldı. Uzak ülkelere sevkedilerek savaşmaya gönderilmiş. Canları ve kanları o diyarlarda kumlara bırakılmış. köylü gençleri mektuplarını tabur imamlarına yazdırdılar. Osmanlı aydınları bu durumlara karşı tepkisini gösteremedi. Sonunda tarihin çöplüğünde buldu kendini.     
İkinci dünya savaşından ezilerek çıkan milletler kalkınırken Anadolu yerinde saydı. Bunu görenler Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte halk terbiyesi ve egemenliğine dayanan bir anlayışı devreye sokmaya çalışırken yeterli zamanı bulamadı. Mustafa Kemal’den sonra gelenler Türk halkının yükselmesi, yaşam koşullarının iyileştirilmesi, bilim ve tekniğin ışığından yararlanacak hazırlanmış elemanları bulamadı. Tam bu sırada Köy Enstitüleri bir kıvılcım örneği olarak ortaya atıldıysa da onu bir avuç suda boğmaya çalışanların kurbanı edildiler. Olan yine halkımıza oluyordu. Anadolu gerçeğine gözünü kapayanlar makam ve servet kazanma hırsıyla gerçekleri göremediler. Görenlerde çıkarlarını düşünmekten geri kalmadı. Düşünürler susturuldu. Seller toprağımızı alıp götürdü okyanuslara. Köylerde bir masal yaşamı sürdü gitti.. Doğa olaylarını kader demeyi öğretirken alınması gereken önlemler dile getirilmedi. İnsanımızın önü açılmadı. Hiçbir kurum ve yetkili kalkınma savaşını başlatamadığı gibi Anadolu aşıklarının önü kesildi. Soygun ve sömürü düzeni yeniden başa geçiyordu. Millet paramparça edilmeye çalışılırken anadilimize bile sahip çıkamadığımız acı günlere gelindi. 
Finlandiya aydınları bataklıkları kurutarak, denizi doldurarak toprak kazanırken, ülkelerini “Beyaz zambaklar ülkesine” dönüştürürken bizler ne yapıyorduk acaba? İşte bu soruların öyküsü kısa cümlelerle kağıtlara döküldü… 
Cumhuriyetin kuruluşunun 3.Yılında büyük önder Gazi Mustafa Kemal, kahraman, saygılı ve çalışkan Türk köylüsünün tarih boyu ezilmiş, yıpranmış, cahil bırakılmış olduğunu,  nüfusun yüzde 80’ninin köylerde yaşadığını, bu halkın bilgi ve becerilerinin, teknik bilgilerin kazanması gerektiğini, kız- erkek ayırmadan okutulması, terbiye ve becerilerinin geliştirilmesi  hayata geçirilmesi için çalışmalar yapılma gerektiğini işaret etmiş bulunuyordu.               O günlerde az da olsa kentlerde okullar açılırken büyük köylerdeki bölge okulları dört duvar arasında eğitim-öğretim yapmaya çalışıyordu. 40’ bini bulan köylerdeki okul sayısı yüzlerle dile getirilecek bir durumdaydı. 1940 yılında yürürlüğe giren beş yıllık ilk öğretimi bitiren köy çocuklarının kuramsal (teorik) ve Pratik (uygulamalı) eğitimi kapsayan 21 yerde Köy Enstütüsü açıldı. Bu eğitim kurumları büyük kentlerden uzak, geniş bozkırın ortasında, ya bir dağın yamacında veya bir köyün yakınında unutulan bir köy gibiydiler. Yakınındaki köyün adıyla anılıyolardı. İvriz Köy Enstitüsü,  Gönen ve Çifteler Köy Enstitüsü gbi…     Eğitim  tarihimizin çok övülen, buna karşılık bir kesimin de çok yerdiği bu okullardan  6 yıl gibi kısa sürede  25.000, öğretmen, 2. 000 sağlık memuru yetiştirerek köylünün  kalkınma hareketine kazandırılmıştı.. 
Köy Enstitüleri, genç Cumhuriyetin halkçılık ve köycülük ilkesinin milli eğitime          yansımış bir kurumudur. Okur yazar sayısını artırmak, ilköğretimin sorunlarını çözmek ilk amaçları oluyordu. Yalın ayaklı ve çarıklı köy çocuklarının umut ışığı olmuştu bu Enstitüler. Çıkarcıların, vurguncuların elinde ezilen köylüleri, bilgisizlikten kurtarıp, bilinçli, bilgili, becerikli, geleceğine umutla bakan üreticiler olarak yetiştirilmeleri düşünülmüştü. Bunun için köylere gidecek öğretmenlerin, sağlık memurlarının uygulamalı öğretim yapması amaçlandı. 17 Nisan 1940 yılında Anadolu’nun 21 yerinde bölgesel Köy Enstitüleri kuruldu. Bu okulların yerleri seçilirken, kentin dışında, havadar  uygun arazisi olan geniş bölge özellikleri gözönüne alınarak düşünülüp seçilmişti. 5 yıl süreyle bu okullarda eğitilecek çocukların köy okulundan   mezun olması şartı aranıyordu. Kalkınmanın köylerden başlayarak gerçekleşeceğini gören eğitime gönül vermiş aydınlarımız köy öğretmenlerinin yetişmesinde uygulamalı iş okulları olmasında karar kılmışlardı. 

     Enstitülerin proğramı ve yapılan çalışmalar uygulamalı ve iyi niyetle kurulmuş çok başarılı olmuştu. Dışarıdan kopya edilmemiş, ülkemizin gerçeklerinden doğmuştu. 40 bin köyün 5 bininde okul bulunuyor onlarda aranılan özellik ve niteliği taşımıyordu. Yeteri kadar okul yapılması, ders araçlarıyla donatılması gerekliydi. Bu okullarda çağdaş eğitim ilkelerinin uygulanması, öğretmenlerin huzura kavuşturulması önemliydi. Devlet bu işler için İsmail Hakkı Tonguç’u görevlendirdi. Onun önderliğinde kurulan bu okullar bütünüyle yerli düşünce ve yurdumuzun gerçeklerine uygun çalışmalarla Anadolu köylüsü işe ve aşa  kavuşacak, bilim ve beceri kazanacaktı.
Bu amaç uğruna Anadolu’nun bozkırlarında kazıklar çakıldı. Karakışın altında dışarıda kalınamazdı. Ders yapılacak yapılar, yatakhaneler, labaratuvar, iş atölyeleri, revir, karların altında kalırken küreklerle harekete giçilerek temeller ortaya çıkıyor başka bir grupta ateş yakarak dökülen betonlar dondan korumaktaydı. Duvarların yükseldiğni gören İvriz, Gaybi köylüleri bu çocukların çalışmalarını yakından izleyince onlara İNŞAAT BEBELERİ  adını veriyorlardı...
Bunlara öncülük edenler de köy gençlerinden orduda çavuş olanlar 6 aylık bir kursa alınarak yetiştirildi ve Eğitmen olarak görevlendirildi. Bu çözüm olmazdı ama gerekli bir önlem oluyordu. Öğretmene bareme göre maaş vermeye devletin gücü yoktu. Çözümü, az üçret vererek devletin yükünün  azaltılması gerekliydi. Bunun için ilk öğretmen olanlara geçimini sağlayacak kadar tohum, tarım araçları, koşum ve hayvan vererek köylüler gibi üretici yapmak köylüye önder ve örnek olması uygun görüldü. Bu uygulamaya zorunluluktan başlanıyordu.     Anadolu bozkırlarını yeşerten ilk Köy Enstitüsü öğrencileri işte bu koşullar altında eğitim-öğretime başlamışlardı. Ezanla birlikte ayağa kalkan çocuklar temizlik ve serbest okuma saatinden sonra, omuzlarında kazma ile dillerinde:                                   “Sürer eker biçeriz güvenip ötesine                                   Milletin her kazancı milletin kesesine”                         
 
Köy Enstitüsü Öğrencileri Kendi Binalarını Yaparken boyunlarının damarları kabararak söyledikleri ziraat marşıyla uygulamalı tarım derslerine başlıyorlardı. Dünyanın en büyük devletlerini dize getirmiş, vatanını onların çizmelerinden kurtarmış bir neslin çocuklar olmanın ruhuyla çalışıyorlardı. Dünyanın dört bir yanına sevkedilmiş, kanı ve kemikleri o diyarlarda bırakılmış, ellerinde ne var ne yok alınmış, analar, gelinler dul bırakılmış ezilen bu halkı Mustafa Kemal’in önderliğinde ayaklanarak padişahtan ve cahillikten kurtarma yarışına başlamışlardı. Böyle bir halkın çocuklarıydı bozkırı yeşertmeye andiçenler.. Onun için her 17 Nisan günü bu okulların açılışı bayram  gibi kutlanıyordu.
1950 – 1956 yılları arasında, Düziçi Köy Enstitüsünde okuyup genç bir öğretmen olarak dönen  M. Güven,“Yıllar sonra okuduğum binanın yakıldığını öğrendim. Çok üzüldüm. Haruniye’ye gittim okul arkadaşlarımı buldum. Onlarla yakılan binayı gezdik. O binalar ki anahtarından tutun sıvasına kadar, temelinde çatısına bizden önceki öğrencilerin eseriydi. Yakılan binayı gezerken duvara asılmış büyük bir yazı gördük: 
“Bu Okulları Halkın Çocukları Yaptı
   Sermayenin Çocukları Yaktı”

 Halit Aksungur

Yorum Ekle
Ad Soyad
Yorum Başlığı
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.